Estetik

Estetik, değer teorisi ya da aksiyoloji adı verilen felsefenin bir dalıdır. Duygu ve beğeninin yargılanması olarak da geçen duyusal-duygusal değerleri inceler. Sanat felsefesi ile yakından ilişkilidir.

Güzel olan ve güzellik hakkında ya da güzelllik değeri ve güzellik yargısı felsefe tarihinde her zaman değerlendirmeler söz konusudur. Bu bağlamda hemen her felsefe eğiliminin epistemoloji, mantık ve etik bölümleri olması gibi genelde açık ya da örtük olarak estetik bir bölümü de olduğu söylenebilir.

Etimoloji

Terimi 1750 yılında ilk ortaya atan Alman düşünür Alexander Gottlieb Baumgarten’in tanımladığı şekliyle estetik, duyusal bilginin bilimidir; konusu da duyusal yetkinliktir. Gerçekleştirmek istediği, güzel üstünde düşünme sanatıdır. Estetik kavramı güzel olanı aramak,duyumsamak şeklinde açıklanır.

Baumgarten’dan önce, estetiği bir felsefe kolu olarak biçimlendiren önemli düşünürlerin başında Alman filozof Immanuel Kant gelmektedir. Estetik sözcüğü, Grekçe aisthesis ya da aisthanesthai sözünden gelir. Aisthesis sözcüğü; duyum, duygu, algılamak, duyular anlamına gelmektedir

Özet

Estetik, güzelliğin ne olduğu, insanlar arasında ortak bir güzellik anlayışının olup olmadığı gibi sorulara yanıt vermeye çalışan felsefe dalıdır. Estetik, hem doğadaki hem de sanattaki güzellik anlayışıyla ilgilenir.

Sanat eserinin ne olduğu konusuyla ilgili olarak üç temel yaklaşım bulunmaktadır. Taklit kuramı sanatın doğada bulunan her şeyin taklit edilmesiyle oluştuğunu, yaratma kuramı sanat eserinin sanatçının özgün bir yaratısı olduğunu, oyun kuramı ise sanatın oyundan doğduğunu savunur.

Güzellik kavramı Platon’da bir idea olarak, Aristoteles’de oran ve orantı olarak, Kant’da ise hoşlanılan bir şey olarak tanımlanmıştır.

Estetik temel olarak iki soru sorar. Bunlardan birincisi, estetik yargıların yapısıyla ilgilidir. Estetik yargılar; öznel, bireysel, zamana ve çağa göre değişen ve zorunlu yargılar olarak değerlendirilir.

İkinci soru, insanlar arasında ortak yargıların olup olmayacağıyla ilgilidir. Bu türden yargıların olmayacağını ileri sürenler estetik yargıların öznelliğine vurgu yaparlar. Ortak yargıların olabileceğini ileri sürenler ise estetik yargıların zorunluluğuna dikkat çekmektedirler.

ESTETİĞİN KONUSU

Grekçe “aisthesis” kavramından gelen estetik kelimesi, güzelliği ve güzel sanatların doğasını inceleyen bir felsefe dalı olarak tanımlanabilir.

Her ne kadar estetiğe ilişkin konular ilk çağlardan beri bir takım filozoflar tarafından tartışılmışsa da, bağımsız bir araştırma alanı olarak ilk defa Alman düşünürü Alexander Baumgarten (Aleksandır Bomgarten, 1714-1762) tarafından geliştirilmiştir. Baumgarten’e göre estetik, duyusal bilginin bilimidir, konusu duyusal yetkinliktir. Gerçekleştirmek istediği de güzel üstünde düşünme sanatıdır.

Estetik, insanın dış dünyaya gösterdiği, “güzel” ve “çirkin” sözcükleriyle dile gelen tepkileriyle ilgilidir. Ancak “güzel” ve “çirkin” terimlerinin kapsamları belirsiz, anlamları da öznel ve görelidir. Bu nedenle estetik, hem güzelin yalnızca öznel olmayan, yani nesnel bir içerik de taşıyan bir tanımını yapmaya hem de değişik terimler (güzel, çirkin, hoş, yüce vb.) arasındaki bağıntıları belirlemeye çalışır. Bu nedenle estetik, güzelliğin ne olduğu, insanlar arasında ortak bir güzellik anlayışının olup olmadığı gibi sorulara yanıt vermeye çalışır. Estetiğin konusu sadece sanattaki güzellik değil aynı zamanda doğadaki güzelliktir. Bu nedenle estetik sanat felsefesinden ayrılır. Dolayısıyla estetiğe “güzellik felsefesi” demek yanlış olmayacaktır.

Felsefe Açısından Sanat

Sanat

En basit tanımıyla sanat, insanın kendi çevresi ile kurduğu ilişkiyi estetik bir ifadeyle sunması demektir. Mimarlıktan müziğe, resimden sinemaya kadar olan bütün etkinlikler insanın doğayı ve toplumu yorumlamasıyla ortaya çıkar.

Sanat eseri tektir, yani her sanatçının üretmiş olduğu eser öznel bir nitelik taşır ve biriciktir. Bu nedenle aynı konu üzerine üretilmiş sanat eserleri birbirlerinden farklı niteliklere sahiptir.

Felsefe açısından sanata bakıldığında ilk soru, bir sanat eserinin nasıl oluştuğu, daha doğrusu sanatçının eserlerini nasıl ortaya koyduğuna ilişkindir. Bu soruya estetik alanında farklı yanıtlar verilmiştir. Bu yanıtlar da doğal olarak sanata farklı tanımlar getirilmesine neden olmuştur. Şimdi bunlar üzerinde duralım.

Taklit Olarak Sanat

Kimi düşünürler sanatın, sanatçı tarafından gerçekliğin, çevrenin ya da görünenlerin bütünüyle taklit edilmesiyle ortaya çıktığını ileri sürmüştür.

Bu yaklaşım temelini asıl olarak Platon’un yansıtma (mimesis) kuramından alır. Daha önceki bölümlerden hatırlanacağı gibi Platon’a göre gerçek dünya nesneler dünyası değil fakat idealar dünyasıdır. İçinde yaşamış olduğumuz bu dünya bir gerçek değildir, fakat idealar dünyasının bir yansımasıdır.

İşte sanatçı, gerçek olmayan, bütünüyle idealar dünyasının bir taklidi, bir yansıması olan bu dünyayı eserlerinde tasvir etmektedir. Bu nedenle Platon’a göre sanatçının yaptığı “taklidin taklidi”nden başka bir şey değildir. Bu nedenle Platon sanatçıları taklitçi olmakla niteleyerek küçümser.

Platon’a göre gerçek sanatçı Tanrı’dır. Gerçek sanat eseri de evrenin bizzat kendisidir. Sanatçı, bu nedenle, görünenlerle yetinmeyip onların arkasında yatan özü araştırmaya çalışmalıdır.

Benzer olarak Aristoteles’e göre de sanat bir taklittir. Ancak Platon’dan farklı olarak Aristoteles idealar dünyasına inanmaz. Ona göre bu dünya gerçek dünyadır ve sanatçı da bu dünyayı taklit etmektedir. Bu nedenle sanat “gerçeğin taklidi” anlamına gelir. Bu yaklaşıma göre bir sanat eseri, aslını en güzel biçimiyle yansıttığı müddetçe güzel sayılabilir.

Yaratma Olarak Sanat

Bu yaklaşım, diğerinden farklı olarak sanatı sanatçının bir yaratımı olarak kabul eder. Dolayısıyla sanat eseri sanatçının doğayı basitçe taklit etmesi değil, onu kendi yeteneği ve hayal gücünü de kullanarak oluşturmasıdır. Bu nedenle bu yaklaşım için sanatçının kendi yaratıcı gücü sanatın ortaya çıkmasında önemli bir rol oynar.

Croce (Kroçe, 1866-1952)’ye göre bu yaratma gücü hem bireysel ham de manevi bir etkinlik olarak görülebilir. Sanatçı dışarıdan almış olduğu izlenimlerle işe başlar ve bu izlenimler sanatçı için ham bir malzemedir. Sanatçı, bu ham malzemeleri işler, dönüştürür ve bir sentez haline getirir. Bu sentezi de resim, müzik, sinema gibi sanat dalları aracılığıyla bir anlatım biçimine dönüştürür.

Sanatçı açısından yaratma, her zaman biriciktir. Yani herhangi bir konu estetik olarak aktarılırken her zaman aynı nitelikte aktarılamaz. Bir müzik parçası sanatçının zihninde bir kez oluşur ve istese de aynı parçayı ikinci kez yapamaz. Bu sadece müzikte değil diğer bütün sanat dallarında da geçerlidir. Bu nedenle, örneğin Vadideki Zambak (Balzac), İnce Memet (Yaşar Kemal), Ana (Gorki), Sessiz Ev (Orhan Pamuk) gibi romanlar sadece bir kez yazılabilir. Bir sanat eseri bu nedenle tektir, özgündür ve tekrar edilemez.

Oyun Olarak Sanat

Bu yaklaşım, oyun ile sanat arasında bir takım benzerlikler kurar. Çünkü her ikisi de insanı gündelik yaşamın kaygılarının, sıkıntı ve korkularının dışına çıkarır, her ikisi de zevk verir ve yarar amacı gütmez.

Bu yaklaşımın temsilcisi Schiller (fiiller, 1759-1805), “İnsan oynadığı sürece tam bir insandır.” demektedir. Ona göre sanatçı madde ve biçime ilişkin her şeyle oynar ve sanat eseri de böyle ortaya çıkar. Dolayısıyla ona göre insan ancak sanat eserinde tam olarak özgürlüğüne kavuşur.

Sanat Eseri

Bir sanat eserinin en temel işlevi, onu izleyen insanda estetik bir duygu oluşturmasıdır. Bu nedenle sanat eseri estetik bir nesne olarak da değerlendirilebilir.

Bu kitabın ilk bölümünde de anlatıldığı gibi, her sanat eseri aslında özne-nesne ilişkisinden ortaya çıkmış bir bilgidir aynı zamanda. Sanatçı, değişik araçlar kullanarak bir üretimde bulunur. Kullandığı nesne ise var olan her şeydir. Bu etkileşim sonucunda da ürettiği şey bilgidir, yani bir yapıttır.

Sanat eseri, kendisine yönelen, onu kavrayan ve sonuçta estetik bir haz alan izleyici / dinleyici ile başka bir anlam daha kazanır. Bir sanat eserinin izleyicisi olan insan da bir takım değerlendirmelerde bulunur ve bu da bir bilgidir. Bu değerlendirmeler, değer atfetme, değer biçme, eleştirme biçimlerinde olabilir.

Sanatçı da filozof ve bilim adamı gibi onu çevreleyen bir dünyada yaşar. Ama sanatçı, bu dünyanın zamana göre değişen özelliklerini anlamlandırmaya çalışarak yarattığı ürünlerde de bu düşüncelerini yansıtır. Örneğin sanat da adalet, eşitlik, sevgi gibi değerlere ilişkin bir takım mesajlar verir, ama bunu felsefenin yaptığı gibi tanımlamaya kalkışmaz, bu kavramlara ilişkin somut durumları yine somut bir eserle ortaya koymaya çalışır. Bu nedenle sanat bilim ve felsefenin tamamlayıcısı olarak görülebilir.

Genel olarak sanat eserinin özellikleri aşağıdaki gibi belirlenebilir.

– Her sanat eseri, özgün, kendine ait bir takım özellikleri olan bir insan yaratısıdır.
– Sanat eserine yönelen, onu yorumlayan ve ondan estetik bir zevk alan bir alımlayıcı (izleyici / dinleyici) özneye gereksinim vardır.
– Bir eserin biçimi ile anlatmak istediği içerik arasında yakın bir ilişki vardır. İçerik ve biçim birlikte bir anlam taşır. Her ikisi de tek başına bir eseri sanat eseri yapmaya yetmez.

Yukarıda bir sanat eserinin işlevinin insanda estetik tepkiler doğurması olduğunu belirtmiştik. O eserin yaratıcısı tarafından hangi amaçla yaratıldığı onu izleyen insanda oluşacak tepkiyi doğrudan etkilemez. Bu durumda sanat eserini şu biçimde tanımlayabiliriz: İnsanlar tarafından oluşturulmuş ve insanda estetik hazlar oluşturma işlevi olan yapıttır.

Estetiğin Temel Kavramları

“Güzellik” Problemi

Estetiğin temel problemi güzelin ne olduğu konusudur. Estetik, her ne kadar Baumgarten tarafından bağımsız bir felsefe dalı olarak kurulmuşsa da, “güzel” olana ilişkin sorular İlk Çağ’dan beri yanıtlanmaya çalışılmıştır. Aşağıdaki tablo, farklı filozofların güzellik problemine yaklaşımlarını göstermektedir.

Güzellik değerinin taşıyıcısı olan her şeye estetik nesne adı verilir. Çünkü estetik dikkat her zaman bir nesneye yöneliktir. Bu dikkatin konusu olan şeyler sadece o eserin maddesel yanı olmayıp (bir resmin tuvali, boyaları; bir heykelin taşı vb.) aynı zamanda bu maddesel özelliklerin bir araya gelip oluşturdukları anlamlardır.

Güzelliğin taşıyıcısı olan nesneler karşısında hoşlanan, heyecanlanan, kısaca bir tepki gösteren varlığa ise estetik özne denir. Estetik özne, sanat eserinden ya da genel olarak güzellikten bir haz, bir tat alan kişidir.

Belli bir estetik değere sahip nesneye ya da sanat eserine, sanatın kendisine ve onun değerine ulaşma imkanı veren davranışa ise estetik tavır adı verilir. Estetik tavır bir fayda amacı taşımaz. Örneğin bir doğa parçasını oraya yapacağı ev için beğenen bir kişi estetik bir tavır içinde değildir. Ama sadece bir güzellik duygusu, hoşa gitme yarattığı için beğenen bir kişi estetik tavra sahiptir. Yalnız estetik nesne sadece hoşa gittiği için değil, bir değer, bir anlam içerdiği için özneyi ilgilendirir.

Estetik haz, öznenin estetik nesne ile kurduğu ilişki sonucu ulaştığı anlamlardan dolayı elde ettiği hoşlanma duygusudur. Ancak her hoşlanma duygusu estetik bir haz değildir. Çünkü güzel bir yemekten ya da çok istediğimiz bir şeyin bize hediye edilmesinden alınan haz estetik bir hoşlanma değildir. Ancak sanat eserlerinin bizlerde yarattığı hoşlanma duygusu bir estetik haz olarak değerlendirilebilir.

Özne, estetik nesne ile kendisi arasında estetik bir ilişki kurduğunda estetik bir tavır içine girmiş olur ve böylece de estetik hazza ulaşır.

Diğer taraftan, doğadaki güzellik ile sanattaki güzellik her zaman birbiriyle örtüşmez. Çünkü doğada güzel olan bir nesne bir sanatçının elinde çirkin bir nesneye dönüşebileceği gibi, doğada çirkin olarak değerlendirdiğimiz bir başka nesne bir sanatçının elinde güzel bir nesneye dönüşebilir. Aristoteles bunu, “gerçeklikte tiksinerek baktığımız şeyler, bir sanat eseri haline gelince hayranlıkla bakarız.” sözleriyle anlatmak istemiştir.

Güzellik-Doğruluk-İyi-Hoş-Yüce İlişkisi

Bir takım düşünürler güzellik ile doğruluk arasında yakın bir ilişki olduğunu ileri sürmüşlerdir. Örneğin Platon’a göre güzelliği kavrayan kişi aynı zamanda doğruluğu da kavrayacaktır. Platon’a göre güzel olan iyi, hoş ve yücedir aynı zamanda.

Kant ise güzelliğin doğrulukla bir ilişkisinin olmadığını, bir kavrama ve bilgiye dayanmadığını, insanın beğeni duygusuyla ilişkili olduğunu ileri sürer. Çünkü doğruluk bir bilgiyle ilgili olarak kullanılan bir kavramdır. Örneğin bir sanat eserine “doğru” denmez, olsa olsa “güzel” ya da “çirkin” denilebilir.

Kant, güzel olanı iyi ve hoş olandan da ayrı tutar. Ona göre “iyi”, ahlakla ilgili bir kavramdır ve bir davranışa ilişkindir. Yani “iyi”nin bir eyleme dönüşmesi gerekir, güzelden ise estetik bir zevk almak yeterlidir. Kaldı ki, her güzel iyi olmayabilir, her iyi de güzel olmayabilir. Aynı zamanda güzel ile yüce de birbirlerinden farklıdır. Çünkü güzel, sınırlı bir nesneyi gerektirir, yüce ise sınırsızlıktan, sonsuzluktan gelir. Güzellik hoşlanma duygusu yaratırken, yücelik karşısında saygı ve hayranlık duyarız.

Güzel ile yüceyi birbirinden ayrı tutan bir başka filozof Aristoteles’tir. Ona göre güzellik ve orantı arasında yakın bir ilişki vardır ve orantısız olarak hayal gücünün sınırlarını zorlayan bir şeye güzel denemez. Sözgelimi gökyüzü sınırsız ve sonsuzdur, bundan dolayı ona yüce denebilir ama güzel denilemez.

ESTETİĞİN TEMEL SORULARINA YAKLAŞIMLAR

Estetik Yargıların Yapısı

Bir sanat eseri karşısında “güzel” ya da “çirkin” biçiminde değerlendirmelerde bulunuruz. Bu türden yargılara estetik yargılar adı verilir. Bu estetik yargılar doğal olarak bilimdeki yargılardan farklıdır. Örneğin, “Bırakılan taş yere düşer.” yargısı bilimsel bir yargıdır ve estetik yargılardan farklı özellik taşır. Öncelikle, bilimsel yargılar “doğru” ya da “yanlış” biçiminde değerlendirilirken estetik yargılar “güzel” ya da “çirkin” biçiminde değerlendirilir.

Estetik yargıları daha iyi anlayabilmek için, kısaca onun özelliklerine bakmak gerekir.

– Estetik yargılar bireyseldir. Herkes beğenisini özgürce değerlendirip ifade eder. Bu beğeni, kişinin duygularına bağlıdır ve tamamen özeldir.
– Estetik yargılar subjektiftir. Renkler, şekiller, sesler kişiler tarafından farklı değerlendirilir. Hoşa gitme ve güzel bulma olayları mantıksal yargılar gibi değerlendirilemez. Kimse kendisinin güzel bulduğunu başkalarının da güzel bulmasını bekleyemez. Çünkü bu yargıların subjektif (kişiye has) olduğu baştan kabul edilir. Oysa bilimsel yargılar bütün insanlar için geçerli olan nesnel yargılardır. Bu nedenle birey ya da gruplara göre değişiklik göstermez.
– Estetik yargılar zorunludur. Bu zorunluluk ortak estetik duygudan gelir. Güzelin dünyası hoş dediğimiz alandadır. Hoşluktan dolayı duyulan haz tamamen keyfi ve kişinin kendisi için olduğu halde, güzelden dolayı duyulan haz başkalarında da bulunur ve zorunlu bir hoşlanmadır. Bu haz bütün insanlarda olması gereken bireyüstü bir hazdır.
– Estetik yargılar relatiftir (görelidir). Yani zaman içinde değişikliğe uğrayabilirler.
– Estetik yargılar kültürel özelliklerden etkilenir. Kültürü ve kişiyi etkileyen bütün faktörler estetik yargıyı da etkiler. Bir toplumun değişik tarihi dönemlerinde değişik estetik yargılar olabilir. Aynı zaman diliminde değişik dini, millî, mahalli ve sınıfsal topluluklar birbirinden farklı estetik değerlere sahip olabilirler. Bir toplulukta gençlerle yaşlılar, eğitilmişlerle eğitilmemişler birbirlerinden farklı zevklere sahip olabilirler.

Ortak Estetik Yargıların Olup Olmadığı

Bir sanat eseri, onları yapan sanatçının ve onları değerli bularak alan, koruyan, seyreden, dinleyen, okuyan estetik beğeni sahiplerinin ortak çabalarıyla ortaya çıkar. Estetikte en çok tartışılan konuların başında, insanlar arasında ortak estetik yargıların olup olmadığı konusu gelmektedir. Bu alandaki fikirler de iki zıt grup içinde toplanır.

Ortak Estetik Yargıların Varlığını Reddedenler

Latincedeki “De gustibus non est disputandum” sözü (Türkçedeki yaygın ifadesi “renkler ve zevkler tartışılmaz”) öteden beri ortak estetik yargıların olamayacağını savunanların temel dayanağıdır. Bunlara göre herkesin bir zevki, bir beğenisi vardır. Kimi menekşeyi sever kimi orkideyi; kimi deniz kenarında tatil yapmayı sever kimi yaylalarda; kimi halk müziğini sever kimi klasik batı müziğini; kimi Picasso’yu sever kimi Salvador Dali’yi. Yani herkesin bir zevki ve beğenisi vardır ve bunun doğruluğu ve yanlışlığı tartışılamaz. Herkesin zevki ve beğenisi kendince doğrudur ve haklıdır. “Onda ne buluyor” diyebilirsiniz, ama onun zevkinin nedenini soramazsınız.

Felsefe tarihinde estetik yargıların ve hatta ahlaksal ve mantıksal yargıların bile ortak olmadığını ve tartışılabileceğini söyleyenler önce sofistler, sonra da duyumculardır. Onlara göre, mademki bilgilerimiz duyu organlarımıza bağlıdır, o halde herkesin kendi duyumlarıyla oluşturduğu bilgiler, verdiği hükümler kendisine göre doğrudur. Hiç kimse kendi duyumlarının daha doğru bilgiler vereceğini savunamaz. Zevk ve beğeniye dayanan estetik yargılarda ise bunu hiç söyleyemez.

Ortak estetik yargıların varlığını reddeden bir diğer estetikçi Croce’dir. Ona göre bir sanat eseri bir bilim adamı tavrıyla nesnel olarak alınıp incelenemez. Bu nedenle bir eser hakkında herkesin kabul edebileceği genel geçer bir yargıya ulaşılamaz.

Ortak Estetik Yargıların Varlığını Kabul Edenler

Daha önce estetik yargının özellikleri anlatılırken, bu yargıların subjektif de olsa bir genellik ve zorunluluğa sahip olduğu belirtilmişti. Bazı sanatçılar ve onların ortaya koyduğu eserler çok seyrediliyor, dinleniyor, okunuyorsa, bunlarda herkesin kabul ettiği yüksek estetik değerlerin var olduğu düşünülebilir.

Kant, duyusal beğeniye dayanan bazı yargıların tamamen sınırlı ve kısa süreli kişisel yargılar olduğunu, ama gerçek estetik yargıların duyusal olmaktan çıkıp düşünsel düzeye çıktığını, kişisel olmaktan çıkıp zorunlu ve genel geçerli hale geldiğini ileri sürmektedir. Ona göre beğeni yargıları insanların ortak estetik duygusuna dayanmaktadır ve bu nedenle de insanlar arasında ortak estetik yargıların bulunduğunu söylenebilir. İnsanlardaki güzellik duygusu çıkarsız bir hazdır. Her insan çıkarsız bir hazla bir nesneye yöneldiğinde aynı güzelliği görecek ve ortak bir estetik yargıya varacaktır.

Baumgarten de güzelliği bir mantıksal kategori, “hakikatın ikiz kardeşi” kabul etmektedir. Hatta ona göre bazı estetik yargılar üzerine mantıksal yargılar kurup “Bütün güller güzeldir.”, “Picasso’nun bütün eserleri güzeldir” gibi objektif genel geçerliği olan yargılara ulaşırız.

Advertisements

Yazar: Ömer M.

Kim ki bize anlatır kendini? Hatırlatmıyorsa bir kişi kendini unuttu diye kınamamalı hiçbir kimseyi.

Düşüncenizi belirtin