Bitten para kazananlar

bit tarağı ile bit temizleme

Çoğu çocuk okula başladığında bir şekilde bitle tanışıyor. Bitler ilaçlara karşı bağışıklık kazandığı için solüsyonlar işe yaramıyor. Bit temizleme şirketleri bu nedenle kârlı bir sektör haline geldi.

15 yaşındaki John ev ödevini yaparken kitabına bir böcek düşmüştü. “10 dakika kadar ne olduğunu anlamadım. Sonra onun kafamdan düştüğünün ve bit olduğunun farkına vardım” diyor Amerikalı John.

Bunun üzerine John’un annesi de milyonlarca ebeveyn gibi bilinen işlemleri yapmaya başladı. Eczaneden aldıkları solüsyonu kafasına sürdüler. Ama işe yaramadı.

Çoğu çocuk okula başladığında bir şekilde bitle tanışıyor. ABD’de her yıl 12 milyon çocuk bitleniyor. 2011’de İngiltere’de yapılan bir araştırma ise16 yaş altı çocuk ve gençlerin üçte birinin geçmiş 12 ay içinde bitlendiğini gösteriyor.

‘Bit hattı’

bitBirçok ilaca karşı bağışıklık geliştirdiği için saç bitini temizlemek de zorlaştı.

 

Bitlerin birçok ilaca karşı bağışıklık geliştirmiş olması ailelerin karşılaştığı sorunların başında geliyor. Ama bunun da çaresi bulundu. Hem ABD’de hem Avrupa’da bitleri profesyonelce temizleyen işletmeler açıldı.

Washington DC’ye bir saat mesafede Maryland’daki Lice Happens bunlardan biri. John’un ve ailesinin yardımına koşan şirketin 24 saat hizmet veren “bit telefon hattı” var.

Telefonla randevu alındığında şirket görevlileri özel üniformaları, büyüteçli gözlükleri, bit tarakları ve bitlerin ve sirkelerin saçtan kolay taranmasını sağlayacak zehirsiz solüsyonlarıyla eve geliyor.

 

‘Bir kerelik yatırım’

The HairforceNancy Fields yeğeninin bitlenmesi üzerine ABD’de bit temizleme şirketi kurmuş.

 

Bu hizmetin bir seansı ortalama 300 doları buluyor. Ailenin tüm üyelerinde bit taraması yapılıyor.

2008’de Lice Happens’ı kuran Nancy Fields bitten kurtulmak için tek seansın yeterli olduğunu söylüyor.

“Çalışırken eğitim de veriyoruz. Bu konuda çok yanlış bilgi var. Çocukların saçlarında nasıl bit aramak gerektiğini ve bitlerin nasıl temizleneceğini öğretiyoruz. Böylece her defasında bizi çağırmaları gerekmiyor… Yani masraf olarak değil, bir kerelik yatırım olarak bakılabilir buna.”


Saç bitine dair bilgiler

  • Bitler uçamaz, zıplayamaz, ancak saç temasıyla bulaşır
  • Bulaşma durumunda ortalama 20 kadar bit olur kafada
  • Dişi bit bir ay yaşar ve günde 5-10 yumurta üretir
  • Bitler kafa derisinden kan emerek beslenir
  • Yumurtadan 7-11 gün içinde bit çıkar
  • İngiltere’de kuaförler yasal olarak saçında bit olanları geri çevirmek zorundadır

Fields’in bit temizleme şirketini kurmasında yeğenlerinin bitlenmesi etken olmuş. “Kız kardeşim elinden geleni yaptı, ama hiçbir şey işe yaramadı” diyor.

The HairforceSaçtaki canlı bitler önce vakumla temizleniyor.

 

“Çocuklar bitli halde okula alınmadığı için kardeşim işyerinden ücretsiz izin almak zorunda kalmıştı. Bunun daha kolay bir yolu olmalı diye düşündüm kendi kendime ve bu sorunu olan insanlara yardımcı olmak için bu işi kurdum.”

Fields kısa sürede işi büyütmüş, yeni şubeler açmış. Bugün ABD çapında 50 çalışanıyla sekiz şubesi var.

Stresli aileler, alaya alınan çocuklar

The Hairforce ise 2006’da Dee Wright tarafından aynı amaçla İngiltere’de kurulmuş bir işletme.

Ona ilham veren de ABD’de böyle bir şirketle ilgili okuduğu haberler olmuş.

Yüksek teknoloji içeren bir uygulamayla bitlenmeye üç aşamada son veriliyor. Önce elde tutulan bir vakumla canlı bitler temizleniyor. Sonra sıcak havayla yumurtalar kurutuluyor ve en son olarak da saç kremi sürülerek bit tarağıyla bütün sirkeler temizleniyor.

The HairforceSaç bitini temizlemek için ilk seanstan bir hafta sonra aynı işlemleri tekrarlamak gerekiyor.

 

90 dakikalık ilk seans için 100 sterlin alınıyor. Bir hafta sonra ise 50 sterline bu işlemler tekrarlanıyor.

İlk işletmeyi Londra’da açan Wright’ın bugün İngiltere’nin birçok bölgesinde her hafta “binlerce” müşteriye hizmet eden şubeleri var.

“Gerçek bir ihtiyaca cevap veriyoruz” diyor. “Pahalı ama işe yaramayan solüsyonlar için çok para harcayan, çocuklarıyla okulda dalga geçilen aileler sonunda stresli ve umutsuz bir halde bize geliyor.

“Çocuklar iki seansta değişim geçiriyor. Aileler de eski çocuklarına kavuştukları için mutlu oluyor.”

About these ads

Nabzı atan kadavra olgusu

Ölü insan

Bazı vücut fonksiyonları hala yerinde olan insanlar nasıl oluyor da ölmüş sayılıyor?

Nabızları hala atan, idrar üreten, bedenleri sıcak olan, karınları guruldayan, yaraları iyileşen, mideleri yemek sindiren insanlar nasıl olur da hukuken ve tıbben ölü kabul edilir?

Bu insanlar kalp krizi de geçirebilir, nezle olabilir, yatak yaraları çıkabilir. Kızarıp terleyebilirler; hatta bebekleri bile olabilir. Ama ölüdürler.

Bunlara nabzı atan kadavralar deniyor. Beyin ölümü gerçekleşmiş, ama organları hala işliyor, nabızları atıyordur.

Bu vakaların tıbbi bakım masrafları birkaç hafta için 200 bin doları bulur. Ama teknik olarak ölü sayılsa da biraz şans ve epeyce yardımla bedenin aylarca, hatta yıllarca canlı kalması sağlanabilir.

TestÖnceleri hastalarda yaşam belirtisi bulmak için meme uçlarına kıskaç tutturulurdu.

 

Nabzı olan bu kadavralar bilincini yitirmiş komadaki hastalarla karıştırılmamalıdır. Bu insanlar tepki vermese de beyin işlevleri kısmen de olsa sürmekte, uyku ve uyanıklık döngüsü devam etmektedir. Komadaki hastanın tam iyileşme gösterme ihtimali de vardır.

Bitkisel hayat durumu ise daha ciddidir. Bu hastalarda beynin bilinçli kısmı geri dönülmez bir şekilde hasara uğramıştır. Bir daha hiç bilinçleri yerine gelmeyecek olsalar da ölmüş de değillerdir.

Nabzı atan kadavra sayılmak için beynin tümüyle ölü olması gerekir. Nefes alma gibi kritik bedensel işlevleri yerine getirmekle görevli beyin kökü de ölü olmalıdır. Ama diğer organlar vücudun komuta merkezinin ölmüş olmasından sandığımız kadar etkilenmeyebilir.

Ölüm ve yaşam

Los Angeles’taki California Üniversitesi’nde nörolog olan Alan Shewmon beyin ölümü tanımını uzun süredir eleştiren bilim insanlarından biri. Shewmon, kişinin ölümünden sonra bedeni bir haftadan fazla yaşam belirtileri göstermeye devam eden 175 vaka tespit etmişti. Kalp atışı ve diğer organların çalışması 20 yıl boyunca devam eden bir kadavra örneği bile vardı.

stetoscopeKalp atışının durması bir zamanlar ölüm hali olarak algılanıyordu.

 

Peki bu nasıl oluyor?

Aslında biyolojik açıdan bir an olarak ölümden söz edilemez. Farklı dokular farklı hızda ölür.

1984’te Lazarus belirtisi olarak ifade edilen otomatik refleks nedeniyle ölen kişi oturur pozisyon alır, kollarını kısa süreli kaldırıp indirir ve çapraz halde göğsüne koyar. Birçok refleks beyin tarafından idare edilse de omurilik boyunda “refleks kavisi” tarafından kontrol edilen refleksler de vardır. Öyle ki dizine vurulduğunda bacağını ileri fırlatan cesetlere rastlanmıştır.

Öldükten sonra deri ve beyindeki kök hücrelerin günlerce canlı kaldığı görülmüştür. İki buçuk haftalık cesetlerde canlı kas kök hücrelerine rastlanmıştır.

Nabzı atan kadavralarda beyin önce ölmüştür. Beyin vücut ağırlığının yüzde 2’sini oluşturur, ama vücuda giren oksijenin yüzde 25’ini tüketir.

Bunun nedeni sinir hücresi nöronların sürekli aktif olmasıdır. Kendi bünyeleri ile çevreleri arasında elektrik akımı oluşturmak için sürekli iyon pompalarlar. Oksijen eksikliği nöronların iyonlarla boğulmasına neden olur ve geri dönülmez hasar yaratır.

beyinBeyin vücudumuzdaki oksijenin dörtte birini kullanıyor.

 

Peki kalp atmaya devam ediyorsa doktorlar hastanın öldüğüne nasıl karar verir? Beyin aktivitesine bakılır. Ancak alkol, anestezi, hipotermia ve Valium gibi bazı ilaçlar beyin aktivitesini dondurup doktorların hastanın öldüğünü sanmasına neden olabilir.

Bu amaçla yapılan testlerde hastanın sözlü uyarılara cevap vermemesi, bedeni uyarmaya yönelik uyarıcılara tepkisiz kalması gibi koşullara bakılır. Kulağa soğuk su doldurmak bunlardan biridir ve otomatik refleks sonucu gözlerin hareket etmesini sağlar. Bu testi bulan kişi Nobel Ödülü almıştır.

Kadavradan organ bağışı

Hastanın öldüğüne karar verildikten sonra bütün tıbbi tedavinin sona ermesi beklenir. Ama nabzı atan kadavra vakalarında durum böyle olmayabilir. Organ bağışında başarı oranını yüksek tutmak için, ölmüş tanısı konan bu kişilerin bakımı devam eder. Böylece beden her şey normalmiş gibi çalışmaya devam ederken organ nakli yapılacak hasta ve yapacak cerrahlar hazır oluncaya dek zaman kazanılmış olur.

morgDoktorlar artık yaşam belirtisi bulmak için belli prosedürleri izliyor.

 

Nabzı atan kadavralardan başarılı organ nakli sayısı kadavra başına 3,9’dur ve bu, nabızsız kişilerden alınan organların iki katına tekabül eder. Kalp nakillerinin tek güvenilir kaynağı bugün için bu yöntemdir.

Bedenin hayatta kalmak için beyinde en çok ihtiyaç duyduğu bölge bilinçle ilgili korteks değil, hipotalamustur. Badem şeklindeki bu bölge, önemli hormonları kontrol eder, tansiyon, iştah, vücut saati, şeker seviyesi, sıvı dengesi ve enerji tüketimini düzenler.

Bu nedenle öldüğü halde nabzı atmaya devam eden kadavraların organ nakli amacıyla bedenlerinin canlı tutulması solunum makinelerine bağlanıp serumla beslenmelerinden öte bir şeydir. Yoğun bakım ekipleri serum yoluyla bunlara gerektiği miktarda hormon tedarik eder.

kadavradan organ nakliNabzı atan kadavralar organ nakli için özel bakıma alınıyor.

 

Bütün bunların olması için önce testlerle kesin ölüm halinin ilan edilmesi gerekir. Ancak bu sanıldığı kadar kolay olmayabilir. Harvard testleriyle beyin ölümü teşhisi konmuş 611 kişinin yüzde 23’ünde bilim insanları beyin aktivitesi tespit etti. Yüzde 4’ünde ise ölümden bir hafta sonra uyku haline benzer beyin aktivitesi görüldü. Bazıları ise nabzı atan kadavralardan organ nakli için cerrah müdahalesi esnasında vücudun tepki verdiğini iddia ederek bu işlemin anestezi altında yapılmasını önerdi.

Ölüm tartışması

Ayrıca sorunun bir de dinsel yönü var. Birçok dinde ölüm tanısı için bedenin soğuk olması ve kalp atışının durmuş olması esas alınır.

Klinik ölüm tanısı konusunda da bazı belirsizlikler olabiliyor. Örneğin kan dolaşımının ne kadar süre durması halinde yeniden canlandırılamayacağı konusu. ABD’de bu beş dakika olarak ifade ediliyor, ama bunun doğruluğu konusunda yeterli veri bulunmadığına inananlar da var.

morgda cesetÖlümün kesin tanımı dinlere ve kültürlere göre farklılık gösterebiliyor.

 

Hamile iken beyin ölümü sorunu daha da karmaşıklaştırıyor. 1982-2010 yılları arasında böyle 30 vaka oldu. Aileler, bebeği kaybetme ya da onu yaşatma uğruna beyin ölümü gerçekleşmiş yakınlarının en azından bebek anne karnında 24 haftalık oluncaya dek suni bir şekilde canlı kalmasına izin verme tercihini yapmak zorunda kalabiliyor.

Organ bağışı konusunda da bazı kuralların yeniden ele alınması gerektiğine inananlar var. Bugün organın çıkarılması için kişinin ölmüş olması, yani tam beyin ölümü veya kalbin durmuş olması gerekiyor.

Bazıları ölüm halinin kişinin kalbinin ya da solunumunun durmasıyla gerçekleşmediğini, “birey olma durumunu” kaybettiği anda ölü sayılması gerektiğini savunuyor.

anne karnında fetüsHamileyken beyin ölümü olması halinde bebek 24 haftalık oluncaya kadar beden fonksiyonları desteklenebiliyor.

 

Beyninin önemli kısımları hala işlevli olsa ve kendi başına nefes alma yeteneğini sürdürse bile kişi bilinçli düşünce becerisini yitirdiği için ölü sayılabilir.

Böylece organ nakli konusunda daha geniş bir alan açılacağı ve sayısız hayat kurtarılacağı iddia ediliyor.

Ölüm bir an değil, süreçtir. Ama binlerce yıllık deneyimimize rağmen bugün hala daha kesin bir yanıt arıyor olmamız bu sorunun kısa sürede sonuca bağlanmayacağını gösteriyor.

Karaya en uzak ve en ıssız nokta neresi?

Yerküre

Okyanusta karaya en uzak nokta Nemo Noktası olarak biliniyor.

Ünlü Fransız yazar Jules Verne’in Denizler Altında 20 Bin Fersah kitabının kahramanı Kaptan Nemo’dan almış adını.

Nemo Latince “hiç kimse” anlamına gelir. Kimsenin uğrak yeri olmayan bir nokta için uygun bir isimdir.

Nemo Noktası kendisine en yakın üç adanın kıyısına 2688 km uzaktadır: Kuzeyde Ducie Adası, kuzeydoğuda Easter Adaları’ndan Motu Nui ve güneyde Antarktika yakınlarındaki Maher Adası.

ıssız denizde bir yelkenliKaradan ne kadar uzağa yelken açılabilir?

 

Nemo Noktası resmi olarak 1992’de Hırvat kökenli Kanadalı harita mühendisi Hrvoje Lukatela tarafından tespit edildi. Lukatela bunu karadan yaptığı özel bilgisayar ölçümleriyle buldu.

Daha iyi ölçüm yapılması ya da kıyı erozyonu nedeniyle bu noktanın birkaç metre kaydırılabileceğini söylüyor.

Nemo Noktası karadan öyle uzaktır ki oraya en yakın insan genellikle astronotlardır.

Okyanus dibinde ‘mezarlık’

Uzay kurumları bu noktayı “Güney Pasifik Issız Bölgesi” adıyla anıyor. İnsana ve gemilere pek rastlanmadığı için özellikle Rus, Avrupa ve Japon uzay ajansları burayı uzun zamandır malzeme çöplüğü olarak kullanıyor.

Nemo NoktasıOkyanusta erişilmesi en güç ve karadan en uzak yer Nemo Noktası olarak biliniyor.

 

Eski uydulardan, kargo gemilerine ve MIR uzay istasyonuna kadar birçok araç parçalanmış halde okyanusun dibindeki bu “uzay araçları mezarlığında” tutuluyor.

Avustralya’daki Flinders Üniversitesi’nden uzay arkeoloğu Alice Gorman uzay araçlarının, atmosfere girerken oluşan ısıdan sağlam çıkmadığını, sadece yakıt tankı gibi parçaların yanmadan okyanusun dibini boyladığını söylüyor.

Örneğin 143 tonluk Mir uzay istasyonunun bazı parçaları okyanusun dibine çökerken bazıları da Fiji kıyılarına vurmuş bulunuyor.

“Yakıt sızması olmaması halinde bu parçalar sudaki canlıların yaşamı açısından tehlike oluşturmuyor” diyor Gorman.

Yerküre ve uzay istasyonuPasifik Okyanusu’na çakılmadan önceki haliyle MIR uzay istasyonu

Issızlıkta yaşam

Nemo Noktası’nda ne tür canlıların yaşadığı konusunda çeşitli söylentiler var. Büyük buz dağlarının çatlarken çıkardığı sesler önce canlılar tarafından çıkarılıyor sanılmış, sonra asıl neden anlaşılmıştı.

Bazı okyanus bilimciler Nemo Noktasında çok fazla canlının olduğunu düşünmüyor. Çünkü burası aynı zamanda Güney Pasifik Girdabı adıyla bilinen güçlü akıntıların ortasında yer alıyor.

Nemo Noktasında okyanustaki yüzey ısısı 5,8 derecedir. Dönerek hareket eden akıntı, serin ve besin bakımından zengin suları bloke eder.

kıtalar ve okyanus akıntıları haritasıEn soldaki ok işareti Güney Pasifik Girdabını gösteriyor.

 

Karadan çok uzak olduğu için buradan esen rüzgârlar organik madde taşımıyor. Yani fazla besin kaynağı olmadığından okyanus tabanı da fazla yaşam barındırmıyor.

Ama bazı özel canlı türleri de yok değil. Pasifik ve Nazca tektonik plakaları yavaş yavaş birbirinden uzaklaşırken aradaki boşluktan lav sızması sonucu sıcak su bacaları ve mineral birikimi oluşuyor.

Bu bakteriler için uygun bir ortam yaratıyor ve daha büyük canlılar onlarla besleniyor. Bunlardan biri 2005’te bulunan tüylü ‘yeti yengeci’dir.

Bu derin sularda keşfedilmeyi bekleyen çok şey var; ama Nemo Noktasının uzaklığı yüzünden araştırmalar daha pahalı ve zor oluyor.

Okyanus tabanında hidrotermal bacaOkyanus tabanındaki hidrotermal bacalar derinliklerde yaşamı besliyor.

 

Canlıların azlığı, okyanus sularında parçacıkların olmaması nedeniyle sakin günlerde, Güney Pasifik Girdabının yüzeyi eflatuna çalan mavi bir renk alır. En azından, çöplerden arınmış olsa bu rengi alması gerekir.

Fakat akıntıların kıyılardan taşıdığı plastik çöp girdapta parçalanır. Biyologlar bu plastik parçacıklarının bölgedeki ekolojik dengeyi sarsabileceği uyarısında bulunuyor.

Denizlerde inşaat çözüm mü?

Palm Cumeyra

Şehirler giderek kalabalıklaştığı için denizi doldurarak yeni alan yaratmak ve yüzer evler inşa etmek daha ekonomik hale geliyor. Fakat bu bir çözüm mü?

Dünyanın her yerinde şehirler giderek daha fazla denize yaklaşıyor. Birçok bölgede deniz içinde dev yapay adalar kuruluyor, sahil doldurma çalışmalarında milyonlarca ton dolgu maddesi denize dökülüyor.

Peki bu çalışmaların okyanusta yaşam ve ekosistem açısından ne tür etkileri olabilir? Bu ay BBC Future tarafından Sidney’de yapılacak olan Dünyayı Değiştiren Fikirler Zirvesi’nde ele alınacak konulardan biri de bu olacak.

Denizde yapay adalar

Deniz kıyısında liman inşa etiğimiz günden beri şehirler okyanusların içine girmeye başladı. Birçok ülke toprağını ve kıyı şeridini büyütmek için denizleri doldurarak yeni alan yaratmaya çalışıyor.

Örneğin Çin’de ya anakaradan toprak çıkarıp denize dökme ya da nehir kenarlarını kapatarak balçık biriktirme yoluyla kıyılarda doldurma projeleri hayata geçiriliyor.

denizde inşaatDenizlerdeki inşaatlar okyanus ekosistemlerini altüst edeiyor.

 

Ada ülkesi Singapur 50 yılda boyutunu yüzde 22 büyüttü. Başka yerlerden satın aldığı kum, toprak ve kayalarla sahillerini doldurarak yaptı bunu. Bu nedenle dünyanın en büyük kum ithalatçısı ülke haline geldi.

Ama en bilinen deniz doldurma örneklerinden biri Dubai’dedir. Yapay takımadalardan biri olan Palm Cumeyra denize 110 milyon metreküp kum doldurulmasıyla inşa edilmiştir.

Nüfus yoğunluğu en yüksek olan ülkelerden biri olan Hollanda ise kıyılarındaki bataklıkları kurutarak yeni topraklar elde etmiştir.

Dolgu toprakların dezavantajları

Zirvedeki konuşmacılardan biri olan Güney Galler Üniversitesi’nden Emma Johnston sahilde yapılan en ufak çaplı inşaatların bile denizdeki ekosistemi etkilediğini söylüyor. Avustralya, ABD ve Avrupa sahillerinin yarısı yapay değişikliklere uğramış durumda.

Palm CumeyraDubai’deki Palm Cumeyra yapay takımadaların inşası için denize 110 milyon metreküp kum dolduruldu.

 

Johnston bu tür inşaatların deniz organizmaları ve habitatlarını altüst ettiğini, balıkların yuvalandığı ve kıyıları dalgaların etkisinden koruyan mercanlara zarar verdiğini, böylece sahildeki ekosistemin düzenini bozduğunu söylüyor.

Ayrıca dolgu alanlar üzerinde yapılan inşaatların temelinde zamanla çökme olduğu için oturanlar açısından da risk taşıyor. Palm Cumeyra’da da çökme belirtilerinin gözlendiği söyleniyor.

Özellikle deprem bölgelerinde tehlike daha büyük. Zira sarsıntılar sertleşmiş tortuları sıvılaştırabiliyor. 1906’daki San Francisco depreminde bu önemli bir etken olmuştu.

Siyasi faktörler

Denizleri doldurmak denizle kara arasındaki çizginin aşılması anlamına geliyor. Bu ülkeler arasında egemenlik sorununa yol açabiliyor. Örneğin Çin’in güney doğu sahilinde Güney Çin Denizi’nde dolgu ile 4000 metrekarelik yeni alan yaratmasını ABD ve Avustralya da dahil birçok ülke kabul etmiyor.

Denizde ada inşasıÇin’in Güney Çin Denizi’nde dolgu ile yeni ada inşası tepkilere neden oldu.

 

Çin bu adalarda askeri faaliyetler yürütüyor. Temmuz ayında Lahey’deki Uluslararası Arabuluculuk Mahkemesi Çin’in bu topraklarda tarihsel olarak hak iddia edemeyeceği sonucuna varmıştı. Bu konudaki sorun hala devam ediyor.

Denizde yüzer binalar kurulamaz mı?

Bu imkânsız değil. Su kenarlarında köyler kurulması çok eskilere dayanır. Kamboçya’da, Peru’daki bazı köyler göller üzerinde sazdan evler kurmuştur. Bugün de mimarlar Hollanda gibi sele açık bölgelerde modern yüzer evler inşa ediyor.

Seasteading Institute gibi kurumlar mimarlardan geleceğin ihtiyaçlarına cevap veren ileri teknoloji ürünü tasarımlar istiyor. Böylece sürdürülebilir toplumların yanı sıra şehir kalkınmasında yeni girişimci ruh yaratmayı hedefliyorlar.

Sualtı kentlerine ne demeli?

Sualtı yapıları biraz daha hayalci görülüyor. Bugüne kadar bu tür girişimler bilimsel laboratuvarlarla sınırlı kaldı. İlk sualtı yaşam alanlarından biri 1962’de Jacques Cousteau ve ekibi tarafından kurulmuştu.

Yüzer evlerKamboçya ve Peru’daki göller üzerinde sazdan yapılma yüzer evler kurma geleneği eskilere dayanır.

Fransa’nın Marseilles kenti kıyılarında 10 metre derinde kurulan Conshelf adlı yapı, televizyonu ve kütüphanesi ile bir hafta süreyle okyanus bilimcilere yuva oldu. Daha sonra Kızıl Deniz’de küçük bir köy kuran ekip burada da bir ay kaldı. 1965’te Nice’te 100 metre derinde kurulan Conshelf III ise üç hafta boyunca altı okyanus bilimciyi barındırmıştı. Bu sıralar NASA ve Amerikan Donanması da kendi sualtı laboratuvarlarını kurmuştu. Florida Uluslararası Üniversitesi’nin Aquarius adlı sualtı laboratuvarı da hala işletiliyor.

Fakat çok daha lüks sualtı binaları yakında hizmete girecek görünüyor. Avustralya, Dubai, ABD ve güney Pasifik’te sualtı otelleri planlanıyor.

Ancak bütün bunların okyanusları ve denizdeki ekosistemleri nasıl etkileyeceğini zaman gösterecek.

İş toplantılarını neden sabah yapmalı?

kahve ve gazete

İş toplantılarında daha ikna edici olmak için sabah saatleri neden daha uygun?

Ryan Estis için kahvaltı sadece günün en önemli yemeği değil, en verimli toplantılarını yaptığı bir zaman.

Liderlik koçu Estis için öğlen yemeklerinin gürültüsünden ve akşam yemeklerinin alkolünden uzak sabahın bu erken saatleri toplantılar için en uygun zaman haline gelmiş.

Estis evden çıkmadan önce kahvesini içiyor ve 15 dakika meditasyon yapıyor; toplantılarını ise 45 dakika ile sınırlıyor.

Çoğu insan açısından öğle saatlerindeki toplantılar için ofisten çıkmak daha da zorlaşıyor. Verimlilik uzmanları, bir işten ötekine koşturmak yerine tek bir iş üzerinde yoğunlaşmayı öneriyor. Daha önemlisi ise kahvaltı saatlerinin işleri kolaylaştırdığı söyleniyor.

Başarılı İnsanlar Kahvaltıdan Önce Ne Yapıyor? Kitabının yazarı Amerikalı Laura Vanderkam’a göre, “Toplantıda alkol olmaması farklı bir yaklaşım getiriyor. İnsanlar daha iş odaklı oluyor o zaman” diyor.

kahvaltı

Ama sorun sadece verimlilik değil. İş sonrası toplantılar “eski iş modeline dayanıyor” diyor Vanderkam. “Evde yemek ve çocukları yatırma işleriyle ilgilenen başka biri olduğu ve sizin dışarı çıkmakta serbest olduğunuz fikrine dayalı bu anlayışa özellikle kadınlar karşı çıkıyor.”

Kahvaltı saatleri

Bazıları sabah toplantılarının hızlı ve etkili kararlar almayı sağlayabileceğine inanıyor. Londra’da internet üzerinden satış yapan Flubit adlı sitenin kurucusu Bertie Stephens, önemli kararların alınacağı iş görüşmelerinin karar verme yorgunluğunun söz konusu olmadığı sabah saatlerinde yapılmasından yana. İş görüşmeleri ya da beyin fırtınası yapmak gerektiğinde sabah kahvaltılarını seçiyor Stephens.

“İnsanlar bu saatlerde henüz günün zorluklarıyla karşılaşmamış oluyor” diyor.

Kahvaltı saatleri insanlardan randevu almak için daha uygun olduğu halde fazla kullanılmıyor. Üstelik iş ya da aile sorunları nedeniyle bu saatlerdeki toplantıların ertelenmesi ihtimali daha az.

Önemli iş kararları almak gereken toplantılar için sabah erken saatler en uygunu. Ama bazı toplantılar da var ki biraz daha geç saatlerde yapmak daha doğru olur. Özellikle ilişkileri pekiştirmek için yapılan toplantılar. Bu tür toplantılar akşam yemeği sırasında, rahat bir ortamda daha verimli olur. Bazıları bu ortamda iyi sonuç vermeyebileceği için alkolü tercih etmez.

kahvaltı

Ayrıntılara dikkat

Çoğu iş kahvaltısı bir saatten kısa sürdüğü için en ufak ayrıntıları bile planlamak gerekir. Toplantı öncesi hazırlık yapmak ve bitiş saati belirlemek önemlidir.

İş kahvaltısı yapılacak yer herkese uygun bir noktada belirlenmeli, wifi bağlantısı ve konuşacak gürültüsüz bir köşenin olması kontrol edilmelidir.

Bazıları oturacak masa ayarlamadan, ayakta kahve içilen mekânlarda bu tür toplantılar yapmanın daha canlı bir hava yarattığını söylüyor.

Toplantıya enerji taşıyorsanız sabahları kendine geç gelenler bile sizi izleyecektir.

Bacakları parlak gösteren göz yanılsaması

Hunter Culverhouse

Birkaç fırça darbesiyle bacaklara uygulanan beyaz boya algımızı değiştirmeye yetiyor.

Bir fotoğrafla sosyal medyada dikkatleri çeken ya da 17. yüzyılda yapılan bir portreyi tartışmasız bir şaheser haline getiren şey aynıydı.

Bunun için sadece saf beyaz boyaya ve iyi bir göze ihtiyacınız var. Sosyal medyada yayılarak internet kullanıcılarının gözünü yanıltan ve Batı sanatında en hipnotize edici eserlerden birinin arkasında yatan işte bu olgulardır.

Geçen haftalarda bir Instagram kullanıcısı bacaklarının fotoğrafını çekerek paylaşmış ve kısa sürede internet dünyasında sansasyon yaratmıştı. Tıpkı 2015’te “Bu elbise mavi mi beyaz mı?” tartışmasında olduğu gibi.

Hunter Culverhouse

Fakat buradaki sorun, gözümüzün bacaklardaki olağan dışı parlaklığı mı yoksa bu hissi yaratmak için bacaklara sürülmüş beyaz boyayı mı görüyoruz sorusuydu.

Hunter Culverhouse’un bu fotoğrafı paylaşıldığından beri sosyal medyada fotoğrafta ne görülüp görülmediği tartışması yürütüldü.

En önemlisi ise nedenini anladıktan sonra bacaklardaki parlaklığın tekrar görülememesi ve bacaklara fırçayla çizilmiş beyaz çizgilerin ilk bakışta algılanamamasıydı.

Fakat geçen hafta üzerinde çok konuşulan bu göz yanılsaması aslında çoğu insanın farkına varmadan aşina olduğu bir olgudur.

Evrimsel gelişiminde hayatta kalmasını kolaylaştıracak şekilde insan beyni daha büyük deseni algılamak üzerine kurulmuştur.

Johannes Vermeer, İnci Küpeli Kız

Büyük ressamlar bu özelliği iyi anlamış ve eserlerinde kullanmıştır. Örneğin 17 yüzyıl ressamlarından Hollandalı Johannes Vermeer’in İnci Küpeli Kız eserinde beynimiz neredeyse hiç yoktan bir inci algısı oluşturur.

Kolaylıkla ikna olan imgelemimiz, Vermeer’in kızın kulağının altına küçük bir fırça darbesiyle sürdüğü beyaz boyayı bize inci olarak algılatır.

Başka bir deyişle beynimiz ne görmek istiyorsa onu görür. Ve beyin hep parlak şeylerin peşindedir.

Uçakta kara kutu nasıl işliyor?

uçak kara kutusu

Uçaklarda uçuşa dair ayrıntılı bilgiler içeren kara kutular çok eski teknolojiye dayansa da hala önemini koruyor.

Mayısta Akdeniz’e düşen Mısır Havayolları uçağının yerini tespit etmek neredeyse bir ayı bulmuştu. Uçağın düşme nedenine dair önemli bilgiler içeren kara kutunun 3000 metre denizin dibinde bulunması ise birkaç günü almıştı.

Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi NASA’nın yeryüzünden on milyonlarca km uzaktaki Mars’a uzay aracı gönderdiği bir çağda, ticari hava yollarının kara kutusunu bulmak neden hala zor?

Fakat her şeye rağmen, eski teknoloji olsa da kara kutu etkili ve gerekli bir cihaz olmaya devam ediyor.

Kara kutu nedir?

Uçuşa dair her tür veriyi kaydeden kara kutular ayakkabı kutusu büyüklüğünde ve yaklaşık 5 kg kadardır. Çarpma etkisini asgariye indirmek için uçağın kuyruk kısmında yer alır. Kutudaki sinyal sistemi suyla temas halinde devreye girer ve kutunun bulunması için 90 gün boyunca ve 6000 metre derinliğe kadar sinyal verir.

uçak kara kutusu

ABD Federal Havacılık Dairesi FAA, uçakların düşmesi halinde araştırmacıların işini kolaylaştırmak için uçaklara iki kara kutu taşıma zorunluluğu getirmiştir. Bunlardan biri, uçağın son 25 saatindeki konum, yükseklik hız gibi 88 farklı alanda uçuş bilgilerini içerir. İkinci kutu ise kokpitteki son iki saatlik ses kaydını.

Veri kaydına ait kutudan kazanın nasıl olduğu, kokpitteki ses kaydından ise nasıl olduğuna dair bilgi edinilir.

Adı kara kutu olsa da kutular aslında siyah değil parlak turuncu renktedir. Bütün bilgiler hafıza çiplerine kaydedilir. Bunları dış etkilerden korumak için kutular iyi yalıtılmıştır. Dışı titanyum ya da çelik kaplı kutunun içinde yüksek ısıya karşı dayanıklı 2-3 cm kalınlığında bir yalıtım sistemi, onun da altında alüminyum kaplama vardır.

Isıya ve suya dayanıklı

Çarpma etkisine karşı özel koruma testlerinden geçen kutu 1100 derece ısıda bir saat, tuzlu suda 30 gün dayanacak şekilde yapılmıştır. Kara kutunun içerdiği bilgi çarpma sonrasında da kullanılabilir ve işe yarar olduğu içindir ki bu teknoloji bugün bile geçerliliğini koruyor.

Bu bilgi sayesinde düşme nedeni tespit edilip yeni önlemler ve düzenlemeler için gerekli adımlar atılabiliyor.

uçak kara kutusu

Yolcu uçakları için kara kutu zorunluluğu ilk kez ABD’de 1958’de gündeme geldi. Havilland Comet adlı ilk ticari yolcu uçaklarının üst üste düşmesi buna neden olmuştu.

Daha sonra ise jet yolcu uçaklarının gövdesi havada basınç değişikliğine dayanamayarak parçalanıyor, uçaktaki herkes ölüyordu. Uzmanlar bunun nedenini anlamaya çalışıyor, ama yeterli bilgiye ulaşamıyordu.

Kara kutu tarihi

İlk kara kutular sadece pusula konumu, yükseklik, hız, zaman ve dikey alçalmaya dair bilgi içeriyordu. Bunlar metal çubuklar üzerindeki izlerden tespit ediliyordu. 1960’larda ABD hükümeti kokpit ses kaydı zorunluluğu da getirdi. O zamanlar ise bu veriler manyetik teyplere kaydediliyordu.

1980’lerde dijital havacılık elektroniğinin devreye girmesiyle uçuşla ilgili çok daha fazla bilgi toplamak mümkün oldu. Hafıza çipleri ise bütün bu verilerin depolanması sorununa çözüm getirmişti.

30 yıl sonrasında teknoloji hızla ilerlemişken biz hala kara kutu kayıtlarına ulaşarak uçak kazalarıyla ilgili bilgi edinmeye devam ediyoruz.

uçak kara kutusu

Kara kutunun hasar gördüğü ya da bulunamadığı bazı ender durumlar da olur. MH370 uçuş sayılı Malezya Havayolları uçağı ile 11 Eylül 2001’de New York’taki ikiz kulelere çarpan uçakların kara kutusu bulunamamıştı.

Kara kutu bulunduğunda genellikle kaza nedenine dair veriler ortaya çıkar. Mart 2015’te Germanwings uçağının Fransa’da Alp Dağları’na çakılmasının ardından, kara kutudaki bilgiler pilotun kasıtlı olarak alçaldığını ve dağa çarpmadan önce hızlandığını gösteriyordu. Ses kayıtları ise “Tanrı aşkına, aç kapıyı!” sözlerini ve yolcuların çığlıklarını duyuruyordu. Bütün bunlardan yardımcı pilot Andreas Lubitz’in pilotu dışarı çıkarıp kokpiti kilitlediği ve uçağı kasıtlı olarak dağa çarptığı sonucuna varıldı.

Yeni öneriler

Fakat bunlar 90’ların teknolojisi. Yeni alternatifler üzerinde de çalışılıyor. Örneğin bazı askeri uçaklarda çarpma anında uçaktan fırlayıp çıkan kayıt cihazları deneniyor. Bazıları ise kokpit videoları öneriyor. Fakat pilot sendikaları mahremiyet ve kaza halinde ailenin izlemek zorunda kalması gibi nedenlerle buna karşı çıkıyor.

Uçaklarda yeni bir sisteme geçmek tüm havayollarının bütün uçaklarında yeni düzenlemelere gitmek zorunda kalması demek. Uydu üzerinden anında bilgi akışı ve depolanması seçeneği ise oldukça pahalı bulunuyor.

uçak kara kutusu

FAA uçuş kayıtları bakımından yakın zamanda herhangi bir değişikliğe gitmeyi planlamıyor. Fakat “uçak kazalarının araştırılması ile ilgili yeni teknoloji konusunda bu sektördeki şirketler ve uluslararası ortaklarla çalışıldığı” söyleniyor.

Değişim yavaş olsa da geliyor gibi görünüyor. Merkezi Kanada’da olan ve Birleşmiş Milletlere bağlı Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü (ICAO), birkaç yıl içinde havayollarına normal uçuş halinde 15 dakikada bir, sıkıntılı durumlarda ise dakikada bir uçaklarını izleme zorunluluğu getirmeyi öngören yeni düzenlemeler yaptı.

ICAO’ya üye ülkeler bunun gereklerini yerine getirecek yasal düzenlemeleri yapmak zorunda.

Bazı havayolu şirketleri ise bağımsız girişimlerde bulunuyor. Fransız uçak şirketi Airbus geçen yıl, fırlatılabilir kayıt kutularının onaylanması için Avrupa Havacılık Güvenliği Ajansı’na baskı yaptığını açıklamıştı.

Fakat öyle görünüyor ki kara kutu bir süre daha kullanılmaya devam edecek. Uçağın düşmesi ardından ister dağda ister okyanus diplerinde bulunmaya ve kaza nedenine dair hayati bilgileri içermeye devam ettiği sürece kara kutu bir yere gidecek görünmüyor.